Günümüz dünyasında global çapta güçlü bir ekonomiye ve siyasi iktidara sahip olmak, geniş ve çeşitlilik arz eden bir ülke kadar, büyük ve aktif bir nüfus da gerektiriyor. Küçük coğrafyalara veya küçük demografilere sahip ülkeler de zenginleşebiliyor elbette ancak her alanda global düzeyde sözünüzün hükmü olması için bu iki koşul neredeyse zorunlu. Bunlar tabii gerekli koşullar, tek başına yeterli değiller kesinlikle. Bu iki temel koşula iç barışı sağlamış dengeli bir siyasi ortam, bilim ve yenilikçilikle desteklenmiş işleyen bir ekonomi, kendi teknolojisini de üretebilen bir askeri altyapı ve ordu, güçlü bir girişim iklimi, bu girişim iklimini muhafaza eden ve öngörülebilirlik sağlayan sağlam bir hukuki çerçeve, kültürel birlik içinde zengin bir çeşitlilik, yaratıcılığı ve yenilikçiliği besleyen hatta teşvik eden bir özgürlük ortamı gibi koşullar da eşlik etmeli. Çin, Hindistan, ABD, Endonezya, Brezilya, Japonya, Rusya gibi ülkeler ile kıta olarak Avrupa (veya siyasi birlik olarak AB), iki yeter koşulu büyük ölçüde karşılıyor gibi görünüyorlar. Diğer koşullar konusunda ise, söz konusu devler arasında, her birinin performansına net bir şekilde yansıyan farklılıklar olduğu açıkça görülüyor. Dünya çapında etki yaratan ekonomik ve siyasi gücün bu gerek ve yeter koşullar üzerinden elde edildiği gerçeği, günümüzde globalleşme tartışmalarını doğru yapabilmek açısından hayati bir önem taşıyor; çünkü neredeyse insanlık türü kadar uzak bir geçmişe sahip olan globalleşme süreci, bir süredir bölgeselleşme biçiminde tezahür ediyor. Evet globalleşme süreci, insanoğlunun Afrika savanlarından çıkıp diğer kıtalara yayılmaya başladığı ilk günden bu yana neredeyse kesintisiz bir biçimde devam ediyor. Tarımın başlamasıyla kurulan büyük krallıklar, paranın bulunmasıyla doğan yaygın ticaret ağları, İskender’in Makedonya dağlarından Hindistan içlerine oradan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan çok kültürlü imparatorluğu, kutsal topraklarda küçük bir hareket olarak başlayıp imparatorluk dinine dönüştükten sonra geniş coğrafyalara yayılan Hristiyanlık, doğuşundan çok kısa bir süre sonra Endülüs’ten Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan İslam, Roma’dan Osmanlı’ya Moğollardan Çin Hanedanlıklarına kadar devasa topraklara hükmeden büyük imparatorluklar, coğrafi keşiflerle önce Amerika kıtasının ve ardından dünyanın geri kalanının haritalara dahil edilmesi, 20. yüzyılın kapitalizmden komünizme kadarki tüm siyasi ideolojileri ve nihayet globalleşmeyi bir çeşit zorunluluğa dönüştüren, dünyayı ‘düzleştiren’ yeni enformasyon teknolojilerinin yükselişi… Bunların her biri, insanoğlunun kesintisiz globalleşme sürecinde bir merhaleye karşılık geliyor. Bu yayılma dalgaları olumlu sonuçlar doğurduğu kadar bazı vakalarda insanoğluna büyük felaketler de yaşattı. Ancak globalleşme nehri akmaya ısrarla devam etti. Tarih bize bu gerçeği açıkça gösteriyor. İnsanoğlu büyük bir felaketle, katastrofik bir medeniyet yıkımıyla karşılaşmadan ya da böyle bir felakete bizzat kendisi neden olmadan bu akış durmayacak. Son dönemde ulusalcı ve içe kapanmacı politikaların popülerleşmesi ve bunların sözcülüğünü yapan liderlerin iktidara yürümesi, akıllara, globalleşmenin sonu mu geliyor sorusunu getirdi, bu konuda sayısız tartışma yapıldı. Ancak tarihin -yukarıda ana hatlarıyla andığımız- akışına bir daha baktığımızda bu soruya kolayca ‘Hayır!’ diyebiliyoruz. Bugün siyasi arenaya yansıyan globalleşme karşıtı söylem ve eylemler, esasen son 30 yıldır yaşanan ve toplumlar için çok yorucu geçen hiper hızlı globalleşme sürecinde verilmiş bir moladan ibaret. Toplumlar ve onların siyasi sözcüleri, bu moladan sonra yollarına devam etmek durumunda kalacaklar çünkü dijital enformasyon teknolojilerinin dünyanın her tarafındaki insanları birbirine sıkıca bağladığı, uluslararası işbölümü ve ticaretin tarihte eşine rastlanmamış ölçeklere ulaştığı, büyük güçlerin bile ekonominin çarklarını tek başlarına döndürmeye güçlerinin yetmediği bir ortamda başka türlüsü mümkün değil. Veya şöyle söyleyelim: Mevcut medeniyeti yıkmadan, barbarlığa geri dönmeden böyle bir şey mümkün değil. Söz konusu moladan sonraki globalleşme süreci, görünüş- te bir çeşit bölgeselleşme olarak gerçekleşecek. Yukarıda adını saydığımız ülkelerden bazıları (özellikle Çin ve Hindistan), büyük coğrafyaları ve nüfuslarıyla, ülkeden ziyade birer alt kıta olarak anılmayı hak ediyor. Diğer büyük güçler ise dünya sahnesinde hinterlantlarıyla birlikte arz-ı endam ediyorlar. Tek başlarına dev diye anılamayacak Avrupa ülkeleri gibi güçler ise, küresel sahneye ‘birlikte’ (AB) çıkmaya mecburlar. Küreselleşmenin tarihsel bir aşaması olarak bölgeselleşme eğilimi yeni bir gelişme değil aslında. Dünya iki kutuplu Soğuk Savaş dönemini geride bıraktığı dönemde de bölgeselleşerek küreselleşiyordu. Bugün olan şey ise, mevcut bölgelerin yeniden sorgulanması, bölge içi dengelerin yeniden kurulması, safraların atılması ve eksik kalınan noktalara güç takviyesinden ibaret. Böyle bir dönemde Türkiye gibi güçlerin bölgeleriyle birlikte hareket etmeleri, bölgelerine liderlik etmeleri icap ediyor. Globalleşmenin bölgesel aktörler üzerinden şekillendiği bir dünya ortamında kendi bölgemizin böylesine bir kaos içinde olması tarihi bir talihsizlik olarak önümüzde duruyor. Bu gerçek ışığında Türkiye, etrafındaki sayısız olumsuz koşula ve önüne çekilmeye çalışılan tüm engellere rağmen, enerjisini her şeyden önce bölgesinin barışının yeniden kurulmasına odaklamalı. Küresel liderlik mücadelesinin yolu buradan geçiyor çünkü.
Küreselleşme yerine şimdilik bölgeselleşme
